GENİŞ İMPARATORLUĞUN PARA POLİTİKASI

Osmanlı tarihinde imparatorluk süresince devletin güçlü kalmasını sağlayan etkenlerin en önemlilerinden biri olan ekonomiydi. Yazar Şevket Pamuk, Osmanlı Ekonomisi ve Kurumları’ eserinde bu döneme dair ilgi çekici bilgileri
Şevket Pamuk, ‘Osmanlı Ekonomisi ve Kurumları’ kitabında Osmanlı devletinin iktisadi politikalarına ve bu politika doğrultusunda Osmanlı kurumlarına yönelik detaylı bir izlenim aktarıyor.

Kitap, yazarın 1992 ve 2006 yılları arasında Türkiye’de ve yurtdışında yayınlanan makalelerinden oluşuyor.Osmanlı-Türkiye iktisat tarihi alanının önde gelen isimlerinden biri olan Şevket Pamuk, eserinde 16.-18.yy’larda Osmanlı devletinin ekonomik seyrini,gelirlerini ve yaşam standartlarını karşılaştırmalı ele alıyor.

Ayrıca, iki ayrı dilde çeşitli zamanlarda farklı dergilerde yayımlanmış makalelerden oluşan bu kitapta Osmanlı Devletinin ekonomisinin, iktisat politikalarının nasıl olduğu ve ne şekilde geliştiği eleştirel bir bakışla işleniyor.

Avrupa’daki pek çok devletin varlıklarının Osmanlı kadar sürememesinin nedenlerini Osmanlının uyguladığı ekonomik programla izah eden  yazar Pamuk, Osmanlı ekonomisinde devlete bakışı da sorguluyor.

Geleneksel Osmanlı tarihçiliğinin duraklama ve gerileme dönemleri olarak adlandırdıkları yüzyıllarda neler oluyordu?, Batı’daki fiyat devrimiOsmanlı ekonomisindeki kötüye gidişten ne ölçüde sorumluydu?, Osmanlı tarihi hakkında çok sık bahsi geçen ’gerileme paradigması’ ne ölçüde geçerliydi? Gibi sorulara cevap arayan Şevket Pamuk eserinde, Osmanlılıar için paranın önemi,hazırlanışı, kullanışı gibi bölümlere yer veriyor.

OSMANLI ZENGİNLERİ SERVETİNİ NASIL HARCIYORDU?

Osmanlı Devleti’nin niçin para darp ettiğini ve istikrarlı bir parasal düzen kurmaya çalıştığının cevaplarını açıklayan Yazar Pamuk, Osmanlı hükümdarlarının kendi isimlerine para bastırması konusu da ayrıntıları ile işliyor. Kitapta, bir hükümdarın  para bastırmasının, Akdeniz Havzası’nda antikçağdan itibaren egemenliğin en önemli simgelerinden biri olarak kabul edildiğine değinilirken yazar Osmanlı’da da hükümdarlığın göstergelerinden sikke ve hutbe önceliğini ifade ediyor.
Pamuk, Osmanlı zenginlerinin servetlerini nerede harcarlardı? başlığı altında merak etmekten kendimizi alamayacağımız konuları da detaylı anlatımıyla cevaplandırıyor. Okuduğumuz kitapta Osmanlı zenginlerinin servetlerinin büyük kısmını ev ve evle ilgili harcamalarla tükettiğini öğreniyoruz. Osmanlı zenginleri ev almaya ve ev içi döşemeye, köle almaya para harcadıklarını öğreniyoruz.

 

Belge,tablo ve grafiklerle Osmanlı ekonomisine dair ayrıntılı bilgilerin elde edilebileceği eserde Osmanlı zenginlerinin o dönemde birikimlerini nasıl kullandıkları gibi farklı merak edilecek konulara da değiniliyor.
Özellikle araştırma yapmak isteyen akademisyenler ve öğrenciler için zengin içerikli bir kaynak olan kitap Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihine ilgisi olan kişiler için de tavsiye niteliği taşıyor.

Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan kitap Osmanlı devletinin ekonomisinin bir bütünlük içinde sunulduğu bir eser  olarak okuyucularına iyi bir kaynak olmayı hedefliyor.

Osmanlı Ekonomisi ve Kurumları

Şevket Pamuk

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Yeni Şafak Kitap Eki/2008

Çerkesler düğün ve cenaze için anayasa yazdı

Çerkezler düğün törenlerinde artık dejenere hale gelmiş sosyal kurallarını yeniden düzenledi. Onları harekete geçiren faktör düğünlerde havaya ateş edildiği için çok sayıda kişinin ölmesi oldu.

Tarihi halk meclisi geleneği Kafkasya sürgününden 143 yıl sonra geçen yıl canlandırıldı, kurallar ve yaptırımlar belirlendi. Düğünlerde silah ve alkol kullanımı kaldırıldı. Evlilik öncesi dini nikah yasaklandı. Nişan töreni geleneklere aykırı bulundu. Gösterişe yönelik hediyelere sınır getirildi. Kafkas Dernekleri Federasyonu Başkanı Cihan Candemir el kitapçığı haline getirilen kararların anayasal nitelik taşıdığını söylüyor.

Düğünleriyle, danslarıyla, yemekleriyle geleneklerine en bağlı topluluklardan başında gelir Çerkezler. Yaşamlarını ortak değer yargıları ve ritüeller belirler. Hep bu kurallar çerçevesinde yaşayan Çerkezler için 2000’li yıllar çok iyi başlamadı. Sosyal yaşamlarının en önemli parçası düğünler bir eğlenceden çıkıp kabusa dönüştü. Düğünlerde silah kullanımı can alıcı hale geldi. Mesela 12 Temmuz 2004’te Adapazarı’nın Kayalar Köyü’nde iki çocuk annesi Nurgül Taymaz bir düğünde rastgele açılan ateş sonucu hayatını kaybetti. Bu olayın ardından farklı düğünlerde 15 kişi daha öldü. Bunun üzerine, Çerkez toplumunun hatırı sayılır üyeleri harekete geçti. “Khabze” adı verilen, yazılı olmayan geleneksel hukuk kurallarını gözden geçirip daha sıkı uygulamak için Kayalar Köyü’nde bir toplantı yaptılar. Toplantıya, 45 köyün seçtiği 141 temsilci katıldı.

Toplantıdan, “Bundan sonra düğünlerimizde içki içilmeyecek ve ateşli silah kullanılmayacak” kararı çıktı. Karara göre köyde düğün yapacak ailenin büyüğü ihtiyar heyetini bilgilendirerek, taahhütte bulunacaktı. Düğün davetiyelerinde de “içki içilmesi ve ateşli silah kullanılması yasaktır” notunun yer alması zorunlu hale getirildi. Hatta aynı minvaldeki afişlerin köy girişinden düğün evine kadar asılması da kararlaştırıldı.

Yasak ihlal edildiği takdirde verilecek cezalar da belirlendi: Önce ihlal edene kendi sülalesi yaptırım uygulayacak. Yasağa uymayan köylere davetiye gönderilmeyecek, o köylerden gelecek davetiyeler iade edilecek. Yasağı ihlal edenin acılı ve sevinçli günlerine kimse katılmayacak, tecrit edilecek. Köyün önceden belirlediği heyet, ihlalde bulunanın düğün hediyesini iade edip düğün mahallinden ayrılmasını sağlayacak. Eğer yasak oyun anında ihlal edilirse düğündeki kadınlar hemen oyun alanını terk edecek. Düğün anında yasak ihlal edilirse, misafir olarak gelen köy heyetleri, hemen düğün alanından ayrılacak. Düğünlerde yasak ihlalini alışkanlık haline getirenlerin hiçbir sorununun çözümüne aracı olunmayacak.

EN BÜYÜK YAPTIRIM AYIPLANMAK, DIŞLANMAK

Kafkas Dernekleri Federasyonu Başkanı Cihan Candemir, kurallara uyulup uyulmadığının kontrol edildiğini söylüyor. Söylediğine göre, bölgedeki düğünlerde alkol tüketimi ve silah kullanımı yüzde 95 düşmüş: “Tamamı Çerkez olan köylerde kurallara uyulduğu görüldü. En büyük yaptırım o insanın dışlanması, ayıplanması veya toplum içinde değersiz hissettirilmesidir. Bu nedenle Kafkasya’da hiç hapishane olmamıştır.” Candemir’e göre, silah yasağı başta Düzce-Adapazarı bölgesinde sınırlı kaldı. Bursa, Eskişehir ve İnegöl civarında bir süre daha devam etti. 2006’da yine bir düğünde bir kaza oldu. “Bunun üzerine oradaki dernekler ve federasyonumuzun girişimiyle toplanıldı. O yörede de silah kullanılmaması konusunda bir yasaklama getirildi.”

Düzce ve Adapazarı’nın ardından Türkiye çapında katılımla düzenlenen büyük khabze toplantılarının ilki 24 Şubat 2007’de Kahramanmaraş’ta yapıldı. Halk meclisi niteliğindeki büyük toplantıların her yıl düzenlenmesine karar verildi. Kahramanmaraş toplantısının en önemli özelliği, alınan kararların bir kitapçık haline getirilmesiydi. Candemir kitapçığın bölgede “bir anayasa niteliğinde tatbik edilen belge haline geldiğini” dile getiriyor.

Toplantının gündem maddelerini, cenaze, nişan ve nikah törenleri oluşturuyordu. Düğünlerdeki ekonomik külfet, silah ve alkol kullanımı gibi sorunlar tartışıldı. Çok kalabalık grupların kız istemeye gitmesinin erkek tarafına fazlasıyla ağırlama yükü getirdiği, hediye alışverişinin de abartıldığı kanaatine varıldı, sınırlamalar getirildi. Çerkez adetinde olmayan “nişan töreni” uygulamasına da son verildi. Geleneklerdeki gibi önce söz alınması ve sonra nikahın kıyılması kararlaştırıldı. Bölgedeki dini nikahların artışı da bir sorun olarak değerlendirildi.

Candemir, şöyle diyor: “Nişan yerine dini nikah yapılıyordu. O arada düğünü yapıp kızı alıncaya kadar geçen bir süre var. Bu süre içinde kızla erkek anlaşamayabilir. Evliliğe mani bir durum çıkabilir. Böyle bir dini nikahın yapılmış olması olumsuz sonuç doğurabilirdi. O yüzden bu kararı aldık.”

CENAZELERLE İLGİLİ KARARLAR

Cenaze merasimi ve sonraki üç günlük yas döneminde cenaze sahipleri maddi ve manevi olarak yalnız bırakılmayacak.

Yapılacak yardımlar gösterişe kaçmadan gizli yapılacak.

Cenazenin cami avlusunda bekleme sürecinde veya daha sonraki aşamalarda, cenaze yakınları ile katılımcıların kucaklaşması khabze kurallarımızda olmadığı gibi sağlık açısından da büyük tehlike teşkil ettiğinden sarılıp öpüşme geleneği uygulanmayacak.

Mezar çıkışında cenaze sahipleri bir sıra halinde dizilecek. Cenazeye katılan bir büyük toplum adına başsağlığı dileyecek. Aynı mekanda münferit olarak başsağlığı dilenmeyecek. Taziyelerin bildirilmesi esnasında kucaklaşma, el sıkışma olmayacak, dönüşler soldan olacak,

Cenaze sahipleri taziyeleri kabul işiyle uğraşacak, haber verme işini komşu ve dostları yapacak.

NİKAH MERASİMİYLE İLGİLİ KARARLAR

Resmi nikah kıyılmadan dini nikah asla kıyılmayacak.

Başlık bedeli anlamına gelebilecek herhangi bir bedel ödenmeyecek.

Nikaha giden grup beraberinde bir cumhuriyet altını, tatlı, çerez ve meşrubat götürecek. Sadece geline bir kol saati, bir yüzük, bir takım elbise, çanta ve ayakkabı götürülebilir.

Miktarı pazarlık konusu yapılmamak şartıyla takılar, gelin geldikten sonra düğün evinde takılacak. Nikaha giderken dürü ve takılar kesinlikle götürülmeyecek.

Karşılıklı olarak gönderilen “dürü”, “bohça” uygulamaları abartılıyor. Bu yüzden kaldırılacak.

Nikaha giderken gösterişe yönelik, aşırı hiçbir davranış sergilenmeyecek.

Kızı almaya gidecek heyet 10 kişiyi, araç sayısı bir minibüsü geçmeyecek.

Erkek tarafındakilere şaka da olsa yapılan aşırı eziyetler ve para alınması önlenecek.

 

Kaynak: Hürriyet Gazetesi

Çare muhabbet ilaç merhamet

Aşk, ümit, hayal, masumiyet, acı gibi hayatın ta kendisini yansıtan bir kitap “Merhamet/ Kalbe Dönüş İçin Son Çağrı” Toplumsal ve siyasal düzeyde kamplaşmanın hızla yayıldığı bir dünyada merhametin önemine vurgu yapan Kemal Sayar, ümit ve iyimserliği birer mücevher gibi ruhunda gezdiren insanlar sayesinde dünyanın güzelleşeceğini söylüyor. Kalem elde okunması gereken bir kitap olan “Merhamet”, Sayar’ın, kitap hazırlık aşamasındayken vefat eden babasına ithaf ettiği dört yazı ile başlıyor. ‘Çaremiz muhabbet, ilacımız merhamet’ diyen yazar, merhametin, ötekinin acısını tahayyül etmek olduğunu belirtiyor.
Derinlikli ve bütüncül yazılarında, insana ve hayata dair önemli tesbitlerin sunulduğu 222 sayfalık kitapta, ana mesajın en yoğun biçimde yansıtıldığı ‘Kalbin Sebebleri’ bölümü başta olmak üzere dört ayrı bölüm bulunuyor. Kemal Sayar, psikoloji dizisinden yayınlanan ve yirminci kitabı olan Merhamet’te “Büyük şehirlerde insanlar, yanı başlarında acı çeken, zulme uğrayan insanları işitmekte zorlanıyor. Gözümüzün önünde işlenen suçlara karşı, kötülüğü ne elimizle ne de dilimizle değiştirebilecek bir cesaret gösteremiyoruz. Sorunumuz şu : Neden yardım etmiyoruz?” diyerek okurların kalplerini keşfetmeye çağırıyor.

 

Yeni Şafak Kitap Eki/ 04.04.08

Osmanlı’nın ‘acı’ ile mücadelesi!!

Kitabevi yayınlarınca hazırlanan ‘Osmanlı Devletinde Kolera’ tarihin gözardı edilen  konusunu ayrıntılı biçimde okuyucularıyla paylaşıyor. 498 sayfalık araştırma kitabı Mesut Uyarı’n anlatımıyla merakla okunuyor. ‘Tarihin günümüz şartları ile kıyas yapılamayacağı’ gerçeğini hatırlatarak okunan kitap, okuyucuları o günlerde yaşanan dramın içine sürüklüyor.
Mesut Ayar’ın kaleminden çıkan ‘Osmanlı Devletinde Kolera’ Kitabevi tarafından yayınlandı.

Kitapta, tarihin şekillenmesinde hafife alınmayacak etkisi olan salgın hastalıklardan biri koleranın Osmanlı Devleti’nde görüldüğü dönemler ve sürece yansıyan boyutları detaylı bir şekilde ele alınıyor.
İnsanlık tarihinde derin izler bırakana Kolera hastalığı üzerine doyurucu araştırmaların olmaması, tarihi vesikaların bir araya getirilmemiş olması yazarı bu kaynak niteliği taşıyan  kitabı yazmaya iten sebeblerden biri.

Yazar, kitabında milyonlarca insanın ölümüne yol açan, imparatorlukları çökerten, orduları kıran ve psikolojilerde büyük yaralar bırakan koleranın Osmanlı Devleti’nde ortaya çıkışını, yıllara göre nasıl bir seyir gösterdiğini belgeleriyle okuyucularına sunuyor.

Hastalığın hangi ülkelerden ve ne şekilde yayıldığını ayrıntıları ile açıklayan kitapta çarpıcı gerçekler dikkat çekiyor. İstanbul’da 4 ay içerisinde 30.000 kişinin bu hastalıktan ölmesi, hac zamanı ölümlerin artması nedeniyle geri dönüşlerin yaşanması, dönem gazetelerinin günlük olarak kolera cetvellerini tartışması, II. Abdülhamit’in bizzat sarayda vebadan kurtulmak için bir dua heyeti oluşturması bunlardan sadece birkaçı…
İlk etapta araştırma yapmak isteyenler için tartışılmaz bir başvuru kitabı olan eser tarihe meraklı okuyucularını da kendine bağlayabilecek bir akışa sahip.

Osmanlı topraklarında hızla yayılan, neredeyse hastalığın uğramadığı şehrin kalmadığı gerçeğini gözler önüne seren yazar, eserinde vebanın tedavi süreçlerinde gösterilen hassasiyete de değiniyor.

Ayrıca kitapta Osmanlı devletinin dışındaki topraklarda görülen kolare vakaları, Koleranın Osmanlı’ys sirayeti, Anadolu, Rumeli ve İstanbul’daki büyük salgın olayları kamu sağlığının kurumsallaşma süreci gibi bölümlere de yer ayrılıyor.

 
‘Osmanlı Devletinde Kolera’ kişisel hijyenin tam manasıyla dikkate alınamadığı, çeşitli alt yapı hizmetlerinin yoksunluğu ve bulaşıcı olmasının etkisiyle Dünyada ve Osmanlı Devletin’de  etkili olan bu hastalığın arşiv kaynakları , tarihi belgeler okuyucuyu yormayan bir uslupla hazırlanmış iyi bir arşiv kitabı.

 
Osmanlı Devletinde Kolera

Kitabevi

Mesut Ayar

498 syf

Ne ilk ne son mağdurum

Siyasetçi, araştırmacı yazar Merve Kavakçı, dört yeni kitap yayınladı. Kavakçı’nın hafızalarımıza kazınan kareleri dışındaki kendini ve izlenimlerini aktardığı kitaplarında başörtüsü konusu 125 ayrı başlık altında işleniyor.

Beyan Yayınları, 28 Şubat döneminde, milletvekilliği boyunca ve ardındaki süreçte de dikkatleri üzerine çeken Merve Kavakçı’nın günlük gazetelerde yer alan yazılarından oluşan dört kitabını yayınladı. Dünyanın Güzel İnsanları, Siyasetin Oyunu, Batı’da Müslüman Olmak ve Örtünün Altında Kalanlar ismiyle raflarda yerini alan bu kitaplarda Merve Kavakçı, hem geçmişte iz bırakan siyasi olayları hem de tüm bu olayların arasındaki yaşanmışlıkları kaleme almış.

12 EYLÜL’DEN 28 ŞUBAT’A

Yayınevinin aynı zaman diliminde çıkardığı bu dört kitap birbirinin devam niteliğinde olmasa da peşisıra okunabilecek akıcılığa da sahip. ‘Dünyanın En Güzel İnsanları’ adını taşıyan kitapta, yazar Kavakçı, kendi ifadesiyle üzerinde hakkı olan, kalbinde yer taşıyan dostlarına yer veriyor. ‘Baki kalanın hoş bir sada’ olacağını vurgulayan Kavakçı, fotoğraflarını da eklediği yazılarıyla bir nevi okuyucularına dostlarını tanıtıyor. ‘Dünyanın En Güzel İnsanları’nda Türkiye’nin ve dünyanın çeşitli yerlerinden insan portreleri yer alıyor. ‘Oyunun kuralları devamlı değişiyor iki adım ileri bir adım geri giden bir siyaset makinesi içinde yuvarlanıp gidiyor ülke’ diyen Kavakçı’nın ikinci kitabı ise, Siyasetin Oyunu. Kavakçı’nın bu kitabında Türkiye siyasetindeki iç hesaplaşmalar, demokratikleşme yolunda verilen mücadeleler anlatılıyor. Kitapta, AİHM sürecindeki olaylara, 12 Eylül’den 28 Şubat’a kadar uzanan tarihi vesika sayılan günlerin yansımalarına da değiniliyor.

Merve Kavakçı’nın köşe yazılarından derlenerek hazırlanan dizinin üçüncü kitabı ise Batıda Müslüman Olmak.

ÖZGÜRLÜĞÜN NE’LİĞİ ÜZERİNE

Yazar, Amerika izlenimlerini önplana çıkardığı kitabında, Tunus, İngiltere, Cenevre gibi dünyanın faklı yerlerinde yaşanan ‘özgürlük’ kavramını sorularla çözümlemeye çalışıyor. Kavakçı, Batı’da yaşanan ‘rahatlığı’ ülkesinin dışında yaşayanların burukluğu üzerinden işliyor. Serinin son kitabı ise Örtünün Altında Kalanlar. Yazar bu kitapta neredeyse adından ayrılmayan ‘başörtüsü’ kavramını irdeliyor ve mağduriyetini anlatılıyor. Kendisinin ne ilk ne de son başörtüsü mağduru olduğunu vurgulayan Kavakçı, bu konuyu 125 ayrı başlık altında ele alıyor. ‘Yine Türban, Kalbi olan okumasın, Başörtülüler azalıyor mu?’ kitapta dikkat çeken başlıklardan birkaçı. Öte yandan TBMM’ye girdiğinde örttüğü başörtüsünün ABD Kongresi’nde düzenlenecek bir sergide dini semboller adıyla sergilenmesi de Kavakçı’nın bu konu bağlamında verdiği örneklerinden.

Merve Kavakçı’nın Türkiye’deki yaşamından yurtdışındaki tecrübelerine, acı siyaset deneyiniminden, gündeme ilişkin eleştiri yazılarına ve toplum analizlerine kadar geniş bir yelpazede değinilerinin yer aldığı dört kitap, Kavakçı isminin yakın tarihe dair hatırlattıklarının özeti gibi.

 

 

 

“ATEŞİN ÇOCUKLARI MERCURY” TÜRKİYE’DE

 Birleşik Kafkasya Derneği’nin organizasyonunu yaptığı, binlerce yıllık bir geçmişe sahip Kuzey Kafkas Kültürü’nü danslarıyla günümüze taşıyan ‘Mercury Kafkas Dansları Grubu’ Türkiye turnesi başladı.
Mercury’nin (Ateşin Çocukları) Anadolu’yu Kuzey Kafkasya Halk Dansları’yla buluşturmak amacıyla gerçekleştirdiği turnede 12 il gezilecek.

200 kişilik bir ekiple 65 kişinin sahne aldığı gösteri mutlu neşeli, çalışkan Kafkas halklarının gerçek hikayelerinden yola çıkarak toplum değerlerinin ve ortak üretimin estetik bir ifadesini günümüzde de yaşatıyor.  Valeri Tanıya’nın sanat yönetmenliğini yaptığı gösteri ilgi çekici kostümler ve etkileyici danslarıyla izleyenlerden büyük ilgi görüyor.
Mercury Gösteri Ekibi 31.Ağustos’ta  İstanbul Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu ve 2 Eylül’de TİM Maslak Show Center’da sahne alacak. Ekibin  turne programına ve Mercury Dans Grubu hakkında detaylı bilgiye organizasyon sorumlusu Birleşik Kafkasya Derneği’nin www.bkd.org adresinden bilgi edinilebilir.
 

Kulun kula cakası

“Zen merde civan pire keman tirine muhtaç
Ecza-yı cihan cümle birbirine muhtaç”
 Demiş Basiri, herkesin birbirine muhtaç olduğu gerçeğini hatırlatmak için…
Muhtaçlık acizliği çağrıştırır ve hiçbirimiz aciz görünmek istemeyiz. Kulluğumuzun farkında vardığımızda ve hepimizin aynı derece aciz olduğunu görünce ferahlar içimiz. Mutlak güç sahibi tekdir ve biz hepimiz acizizdir. Bunu idrak ettikten sonra başta şairin dediği gibi birbirimize olan ihtiyacımız vardır asla yalanlayamayacağımız. Biz yalnız olmaya yeterli değilizdir… Şimdi tüm bunlar aklımdan hızla geçerken bu süreçlerin karmaşaya dönüştüğü bir yer var. Kulun kula cakası. İşte en komik olanı bu aslına. En fazla 100 yıllık ünvanlar için birbirimizi birbirimizden bambaşka görme derdine düşmemiz. En küçüğünden en büyüğüne hepimizin kendini kaptırdığı bir karmaşadır bu. Her nefsin ben ben!! diye bağırmaya çalıştığı anlar vardır hayatta ve hayat boyu sürer bu çatışma…

Nusret Özcan’ı kaybettik

“-Nerelisin sen?
-Biga
-Biga’nın neresi?
-Bilmezsiniz belki çerkes köylerinden biri
-Nasıl bilmem ben de çerkesim” benim içim önemli olan bu sohbet ile tanışmıştım. Nusret Özcan’la. Gülümseyen ve güven veren bir yüzü vardı. Çok uzun süre tanımadım, çok şey konuşamadım. Ama binada her karşılaştığımızda selamlaştık gülümsedik birbirimize…
Dün de öyleydi… Bugün gazeteye gittiğimde önce rahatsız dediler sonra bir şey diyemedi kimse.Bir anda sessizleşti herkes. Kim neyi düşündü o an, kimin aklına ne anısı geldi bilmiyorum. Değerli bir isimi kaybetmenin üzüntüsü vardı herkes de.. Mekanı cennet olsun….
NUSRET ÖZCAN KİMDİR?

Kuruluşundan bu yana Yeni Şafak’ta çeşitli görevlerde bulunan Özcan, 1958′de İstanbul Eyüp’te dünyaya geldi. Türk Dili ve Edebiyatı Fakültesi’ni bitirdikten sonra İzlenim, Kayıtlar, Dergibi ve Kafdağı gibi dergilerde edebi çalışmalarını yayınladı.
Bizim Mahalle çocuk romanı, Sokak Sesleri belge anı, Leyla ve Mecnun roman, Kemal Aykut’la birlikte Mustafa Kutlu Kitabı, Beşir Ayvazoğlu Kitabı ve Kar Kelebekleri adlı kitapların yazarı olan Özcan, evli ve üç çocuk babasıydı.

‘İtiraf edelim ki vakit dolduruyoruz’

‘İtiraf edelim ki vakit dolduruyoruz hayatı da ölümü de sevmiyoruz ve ikisinden de korkuyoruz’ diyor yazılarını dikkatle okuduğum isim Mehmet Gündem … Bu satırları okuyunca olur mu öyle şey diye başlayan bir cümle çıksa da ağzımızdan bir zor yutkunuş oluyor aslında yazının bizdeki tesiri …

O kadar gerçekçi bir tespit ki belirttikleri  .Bunlar aynaya bakarak  okunacak sözler belki de… Etraf o kadar çok bezmiş insan dolu ki gençken yorulan insanlar topluluğu olduk sanki hepimiz.Çıkarsa aradan bir  kaç hedef sahibi o zamanda  hayalperest ilan edip bıyık altından güldük belki de … O gülüşlerle söndürdük sonra fark etmeden kendi aklımızdan geçen düşleri de… Önceden uyutmayan hevesler varken yaşamımızda birden ‘sıradanlaştı her şey’ diyerek kurmaya başladık cümlelerimizi

Biz büyüdük ve kirlendi dünya dedik içimizdeki tüm ayrıntıları terk ettiğimizde.  Mutluluk oyununu oynayan bir yerli figürümüz bile olmadı. O yüzden cümlelerimizi hakaret vari bakışlarla kurduk  Polyannacılık oynama diyerek nice kişiye…

Kıtalar arası hayal koşturan bir neslin yarından endişeli torunları olduk. Bir gün içerisinde kimi zaman neler değişti bu ülkede, kısa zamanda kısa kısa nice şey öğrendik, sonra da öğrendiklerimizin yanlış olduğunu.. Ve tüm bu gerçeklerin yayında bir yanımız hala umutlu…

Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!…

Sende geçebilirsin yardan,anadan ,serden..
Senin de destanını okuyalım ezberden…
Haberin yok gibidir taşıdığın değerden…
Elde sensin, dilde sen, gönüldesin baştasın…
Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!…

Tarih 29 Mayıs 1453
İlber Ortaylı’nın bir sözü var diyor ki Ortaylı ‘İstanbul o kadar güzel o kadar güzel ki yıllardır onu çirkinleştirmek için kimler neler yaptıysa da o yine de çok güzel’ diyor. Biz genelde nimetin kıymetini elindeyken bilmeyenlerdeniz. Gözümüzü özgür bir İstanbul’da açıyor olmak bizi İstanbul’un ev sahibiymişizcesine rehavete sokuyor.
Halbuki bu şehir kimlerin rüyası olmamış zamanında kimlerin duası olmamış gözyaşlarıyla Kainatın kendisi için yaratıldığı o kutlu zat övmemiş miydi bu şehri. Bu şehir için savaş meydanları kurulmamış mıydı oysa. Önce İznik sonra Bursa ardından Eskişehir ve akabinde Edirne geçişlerinde varılmak istenen yer bu şehir değil miydi. 857 yıllık bir rüya değil miydi İstanbul. Ya o beni alır ya ben o nu dedirttten şehir.. . Aziz İstanbul..

Fatih’in duası İstanbul’du. İstanbul’un beklediği ise  Fatih.. Kavuştu iki sevgili

 Tarih 29 Mayıs 1453….

Yüzüne çarpmak gerek zamanenin fendini…
Göster: Kabaran sular nasıl yıkar bendini?
Küçük görme,hor görme, delikanlım kendini
Şu kırık abideyi yükseltecek taştasın;
Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!…

Sonraki Sayfa »